About Me

Name: Ibrahim Hakkari
Email: sanliurfa_olaygazetesi@hotmail.com Biography
Loading...

Create Your Own Blog Find Other Townhall Blogs

Comments

Blog Roll

 

Yasama Bakis



 Insan ve insan tabiati arasindaki iliski nedir? Her ikisi de ayni kavramlar midir? Yoksa her biri ayrica degerlendirilmesi gereken konular midir? Her ikisi arasinda ayrilmaz bir bag oldugu kesin. Insan, yasadigi süre içerisinde yaptiklari ile anilir. Insan fiziksel olarak varligini sürdürürken onun yaptigi ve yapacagi her sey insanligini ve tabiatini ortaya koymaktadir. Insanligin olmadigini varsayarsak geriye sanirim bir hiç kalmakta.

   Yasam mücadelesi insan benliginin var olma savasidir. Bu savasta artilarimiz ve eksilerimiz degerlendirilerek toplum bazinda bir deger biçilir. Bu degerin adina insan tabiati diyoruz. Deger yargisi ise insanlarin durusu, tabiati ve bakisi açisindan farklidir. Her insan kendine göre dogruyu yaptigini savunur. Gerçek te dogru bir tanedir. Herkes kendi durdugu, yasama baktigi açidan degerlendirme yaparak dogru yaptigini savunuyorsa tabiatlarinin farkli olusundan kaynaklanmakta yoksa yeryüzünde milyarlarca dogru var anlami çikmakta. O halde herkes dogru yapiyor, Bir baska deyisle herkes kendi bakisi ve durusu yönünden hakli...

   Bu anlayistan yola çikarsak insan iliskilerinde ustalik yapmak gerçegi ile karsilasiriz. Insan iliskileri hassas bir konu oldugu için ustalik hatta cambazlik gerektirmekte... Insanlar her ne kadar kendi sahip oldugu tabiati açisindan hakli ise de, karsisindaki insana saygi duymali. Elbette kisi önce kendisine saygi duyacak. Kendisine saygisi olmayan bireyin baskasina saygi göstermesi beklenemez. Bu anlayis içinde olan kimselere saygisiz insan denir.

    Toplum bazinda giydirilecek elbise çoktur. Üzerimize giyecegimiz elbiseye gerçekten dikkat etme zorunlulugumuz var mi? Toplumun deger yargisini var sayarsak evet. Ben kendimden (tabiatimdan) sorumluyum baskasinin deger yargisi beni ilgilendirmez diyorsak hayir. Her ne kadar kimin ne dedigi umurumda degil desek de sonuçta bu toplumda yasiyoruz.
 
Ibrahim Hakkari
 
Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

TÜRKIYE'DE TEFECILIK 3

Okurlarima daha önce Tefecilik (1) ve Tefecilik (2) baslikli iki yazi ile ülkemizde ve Sanliurfa’da tefeciligin hangi boyutlara ulastigini anlatmistim. Özellikle ikinci yazimda tefeciligin 213 sayili Vergi Usul kanunu, 4369 sayili kanunla degismeden önceki 344. maddesinin 1 numarali bendinde suç sayildigi ve nasil cezalandirilacagini da sizlere duyurmustum... Tefeciligin, yasalara aykiri olan diger suçlar gibi arastirilmali, sorusturulmali ve cezalandirilmasi gereken toplumsal bir konu oldugunu ve bu isin pesini birakmayacagimi deklare ettigimi de çok iyi hatirliyorum. Gücüm nereye kadar yeterse oraya kadar gidecegim...

      

Bu konu üzerinde uzun zamandir durmama ragmen ne kadar yol kat ettigimi siz okuyucularimla paylasmak istedim. Yazilarim yayinlanmaya basladiktan sonra çirkin saldiri ve tacizlere ugradigimi duyurarak gerekli tahkikatlari yapan emniyet güçleri arastirmalarina hala devam etmekte. Yapilanlar elbette unutulmayacak, elbette yapanin yanina kar kalmayacak. Olay unutulmus degil aksine ilk günkü sicakligini korumaktadir.

Bugün buradan binlerce magdura seslenecegim. Tefecilerin kurduklari tezgaha düsen, malini, mülkünü, isini, asini yitiren yetmezmis gibi onurlariyla oynanan tüm magdurlar bilsinler ki yalniz degiller. Yasadiklariniz hos bir sey degil, kabul edilir sineye çekilir bir konu hiç degil. Insanlari asagilamaya, onurlariyla oynamaya kalkanlar adalet önünde hesap vereceklerdir. Inaniyorum ki bu ülkede ve Sanliurfa’da hiçbir sey yapanin yanina kar kalmayacak.

Toplum tarafindan “Garip, Tehlikeli” diye adlandirilan iliski yumaklarina açiklik gelecegini umut ediyorum. Her türlü iliskilerin yasal çerçeveler içerisinde gitmesi için devletin tüm birimlerinin daha hizli ve daha özverili çalisacagina olan inanç ve güvenim tamdir. Bundan böyle tefecilik yapmak isteyenler yasalarin öngördügü yasal çerçeveler içerisinde yapacaklar. Isteyen istedigi gibi birilerinin insanlik onuruyla oynamayacak, vergi kaçiramayacak, adaletsiz olamayacak. Olasi yasanacak olumsuzlukta, orman kanunlari degil T.C. kanunlari, çete güçleri degil emniyet güçleri olaya müdahale edecek ve adalet herkese hak ettigi cezayi verecektir.

Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulusunda büyük emegi geçen rahmetli Ismet Inönü’nün “Bu memlekette namuslular da namussuzlar kadar seslerini yükseltmeleri gerekir” lafini hatirlatarak bugünkü yazima nokta koymayi uygun buldum. Adil, onurlu, mutlu, huzurlu ve saglikli yarinlarda görüsmek dilegiyle esen kalin...
 
Ibrahim Hakkari
 
Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

TÜRKIYEDE TEFECILIK 2

Türkiye’de tefecilik (1) baslikli yazimda “Tefecilik”in Sanliurfa da hangi boyutlara vardigini anlatmaya çalismistim. Bu yazimda hem Sanliurfa hem de ülke genelinde yasanan gerçekleri dilim döndügünce anlatmaya devam edecegim. Tefecilik, mafyanin vazgeçemedigi en karli islerin basinda gelir. Bu emeksiz, denetimsiz ve vergisiz kazanç yolu nice ocaklarin sönmesinde basrol oynamaktadir. Yapanin yanina kar sayilir anlayisi var oldukça, bu kazanç yolu denetlenmedigi, sorgulanmadigi sürece istedigi sekilde devam edecege benzer…Akillara soru isaretleri pes pese gelmekte.

Tefecilik suç mudur?

Bildigimiz kadariyla 01.06.2005 yilinda “Tefecilik Ceza Yasasina” alinarak yasanin yürürlüge girdigidir. Ayrica 213 Sayili Vergi Usul Kanunu 4369 Sayili Kanunla degistirilmeden önceki 344. maddesi bendinde Tefeciligin suç oldugu ve ne sekilde cezalandirilacagi açikça yazmakta…

Türkiye, çesitli yil ve tarihlerde ekonomik krizler yasamistir. Bu krizler sonucu kapanan fabrikalar, dükkanlar, verimli araziler, baglar, bahçelerin bir gecede bozulan yillanmis düzenler, on milyonu askin issiz, alt üst olan gelir düzeyleri ile krizin sosyal sonuçlari belki yillarca sürecek... Artan fuhus, uyusturucu ve alkol bagimliligi, kahvelerde milyonlarca insanimizin ömürlerini törpülemesi, hirsizlik vakalarinda yasanan patlama, cinnet ve intiharlarin siradanlasmasi, yillar öncesinde biraktigimiz verem ve benzeri bulasici hastaliklardaki artis hep kriz ekonomisinin ortaya çikardigi sosyal sorunlar degimli? 

Halkimiz, yillar sonra, evinde yemek pisiremez duruma gelmis ya da getirilmis, en dogal en insani ihtiyaçlarini bile karsilayamamanin, çocuklarinin çocukça taleplerine bile yanit verememenin utancini yasar hale gelmistir. Tutarsiz ve bilinçsiz politikalar sonucunda boynu bükük ve gülmeye hasret bir millet olup çiktik. Birakin gelecek ile ilgili kaygi duymayi günün sonunu nasil getirecegini bile bilmeyen ve evinin içinde bile korku ile sinerek yasayan millet haline gelerek kelimenin tam anlamiyla dibe vurmus durumdayiz…    

Halkimiz bu tabloyu hak ediyor mu? Yillarca “Kemer sik” dediler Sikti. “Vatan için özveride bulunun” dediler bulundu. “Vatan için sehit ol” dediler. Olundu ve hala olunmakta. Bu halk daha ne yapsin? Her ekonomik krizin degisik sosyal sonuçlari olur. Bir yandan, toplumun en genis kesimleri daha da yoksullasirken, krizden beslenen rantiyeciler, zenginler, acentacilar, tefeciler türedi. Bunlar, toplumun üretken kesimi degil, üretimden farkli bir sekilde beslenen kesimlerdir. Krizin, ekonomik ve sosyal sonuçlarini varliklari ile daha da çekilmez ve agir kilarlar. 

Tefecilik, bir çok sanayici ve isadaminin sonu olmustur. Bankalardan gerekli krediyi alamayan veya borçlari nedeniyle darbogaza düsen birçok kisi, tefecilerin kucagina düsmüs ve yüksek faizle aldiklari paralari ödeyemedikleri için sonu ölümle bitebilen kanli olaylar yasanmistir...

Tefecilik düzeni nedeniyledir ki, ülkemizde birçok lüks otel, isletme, fabrika mafyanin eline geçmis; adeta, tefecilik düzeni, mafyanin en önemli gelir ve akar kaynagi durumunagelmistir. Tefecilik düzeni içersinde yüksek faizlerle verilen trilyonlarca lira veya milyonlarca dolar, ayni zamanda kayit disi ekonominin yani kara paranin da kaynagidir. Verilen ve alinan paranin izini sürmeniz güçtür. Belli ellerde toplanmis kayit disi para, genel olarak gayri mesru alanlardan elde edilmis kazancin ürünüdür. Yani, ya uyusturucu ya beyaz kadin ticareti ya da silah kaçakçiligi gibi alanlardan elde edilmis “KIRLI PARA”dir...
 

Sanliurfa’da bugüne kadar “tefecilik” yaptigi gerekçesiyle bir kisi olsun, gözaltina alinip, hakkinda yasal islem yapildigina tanik oldunuz mu? Ben, gazeteci olarak duymadim...Ilginçtir. Genelde oldugu gibi yerelde de “tefecilik düzeni”ni kurmuslar ve yillardir bu isi yapanlar yüzlerce insanin is düzenini, aile düzenini alt üst etmis olmalarina ve insanlarin ocaklarina incir agaci dikmis olmalarina karsin, bu paranin ve yol açtigi dramatik olaylarin izi sürülmez... Kuskusuz, bir çok okurumuz dogal olarak, kimse tefeciden para almak için kimseyi zorlamiyor ki, de diyebilirler. Yani, “Alan da veren de razi”diyebilirler… Bu dogru degil! Öncelikle, içinde yasadigimiz sistemin kendisi insanlari zora ve belaya, pislige kosturuyor. Nasil mi? Esnafsiniz ve isleriniz iyi gitmiyor, ödeme güçlügü çekiyorsunuz. Yasamak ya da en azindan çarkinizi çevirebilmek için nakde ihtiyaciniz var.                       

Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperetifi’nde siciliniz temiz ise Halk Bankasi’na kosuyorsunuz. Ama, Bag-kur’unuzu bir ay bile ödememisseniz, kredi verilmiyor... Herhangi bir bankadan kredi çekmenin mücadelesini veriyorsunuz. Simdi, bankalardan kredi çekmek deveye degil hendek, yolun ucunu göstermekle es. Bir senediniz protesto edilmis, bir çekinizin arkasi yazilmis ise “gümlüyorsunuz..” Kaldiniz mi ortada? Es dost kapisi çaldiniz yine bulamadiniz ve tipis tipis tefecinin kucagina yürüyorsunuz. Önemli olan sonrasi degil o an isinizin görülmesi. Iste kiyamet bu nokta da basliyor. Yüksek faizle senetler hazirlanip, imzalaniyor. Zahmetsiz aradiginiz para o an için cebinizde ama ya sonrasi? Tefeci düzeninde bin bir türlü oyun, bin bir türlü ayak. Borcunuzu ödemeniz degil ödeyememeniz için düzen kurulmus. Her ödeyemediginiz senet, ana paranin da faizlerinde katlanmasini beraberinde getiriyor. Eziliyorsunuz. Örnegin, 1 milyar borcunuz 12 ayda 15 milyara çikabiliyor. Buna can dayanir mi? Degil elinizdeki avcunuzda ki , ortada ne dükkan ne ev ne de araba kaliyor...

Evet, bunlar bu ülkede ve Sanliurfa’da yasaniyor... Bilinmiyor mu? Biliniyor... Duyulmuyor mu? Duyuluyor...  Görülmüyor mu? Görülüyor... Sistem, kurulmus saat gibi “ tik tak” isliyor... Sürün, tefecinin izini, bakin karsiniza neler ve kimler çikiyor? Unutmadan vede yeri gelmisken tekrar belirtmekte yarar var. Tefecilik, 01.06.2005 tarihinde ceza yasasina alinarak yürürlüge girdi. Ayrica 213 Sayili Vergi Usul Kanunu 4369 Sayili Kanunla degistirilmeden önceki 344. Maddesinin 1 numarali bendinde nasil ve ne sekilde cezalandirilmasi gerektigini yaziyor.

Bilmeyenlere, duymayanlara, görmeyenlere hatirlatmak istedim… 

Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

TÜRKIYE'DE TEFECILIK 1

Son zamanlarda Türkiye’de ve Sanliurfa ilimizde yüksek faizle borç para verme baska bir deyisle tefecilik olaylarinda büyük bir artis gözlemlenmektedir. Birçok insan intiharin esigine gelmis veya bütün malini mülkünü tefeci olarak tabir ettigimiz insanlara kaptirmis, ödeyemedikleri ve her geçen gün katlanan borçlari nedeniyle sagligini kaybetmis, aile düzenleri bozulmus durumdadir. Tefecilik ve bu nedenle magdur durumda bulunan insanlarin durumu ilimizde artik sosyal bir yara halini almistir. Türkiye’nin diger yerlerinde de durumun farkli olmadigi kanaatindeyim.

Konunun yasal boyutuna baktigimizda Türk Ceza Kanununa göre Tefecilik suçtur ve ayni zamanda vergilendirilmemis kayit disi haksiz bir kazanç söz konusudur. Bu suç Mali suçlar kapsamindadir ancak Emniyet Müdürlükleri bünyelerinde kurulmus bulunan Kaçakçilik ve Organize Suçlarla Mücadele Sube Müdürlükleri tefecilik yapanlarin tespiti yakalanmasi ve adli mercilere sevk edilmesi konusunda gerekli kararliligi göstermemektedirler, kendiliklerinden harekete geçmek söyle dursun yapilan ihbarlari da dikkate almamaktadirlar; yoksa tefecilikle mücadele baska bir kurumun sorumluluk alaninda mi bulunmaktadir?

Tefecilik suçunu isleyen kisilerin yas ortalamalari da 17’ye kadar inmis durumdadir yani bu isi meslek haline getiren kisiler artik çocuklari da kullanmaya baslamislardir birden çok kisinin bu isin içinde olmasiyla bu suç organize bir hüviyet kazanmistir, bu kisilerin ellerine düsen vatandaslarimiz ölüm tehdidi de dahil olmak üzere birçok tehditle karsi karsiya bulunduklarindan sikayette bulunduklari takdirde can ve mal güvenlikleri tehlikeye girer korkusuyla ihbar ve sikayet mekanizmasini da harekete geçirememekte olduklarindan bu suçla mücadelede istatistiklerde geçen sayilar gerçegi yansitmamaktadir yani buzdaginin görünmeyen bölümü maalesef çok daha büyük durumdadir.

     Ülkemizde huzur ve güven ortaminin tesis edilmesinde önemli bir yere sahip olan güvenlik güçlerimizin toplumsal yapiyi tehdit eden tefecilik konusunda da gerekli kararliligi göstermesi için atilmasi gerekli olan adimlarin en kisa zamanda atilacagini ümit ediyorum.
 
 
Ibrahim Hakkari
Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Sicak - Soguk - Aci - Tatli

 

Ve insan yaratildi. Allah’in sevgili yaratiklari diye adlandirilarak. Insani diger yaratilanlardan ayri kilan gerek fiziksel yapisi gerekse ruhsal akli ve düsünsel yapisidir. Kendilerine sunulan dünya nimetleri karsisinda farkli reaksiyon gösterme yetenegine sahip olmasi yaratilistan günümüze kadar üzerinde tartisilmasi gereken bir konudur.

 

Insan’in yaratilis itibariyla dogaya karsi oldukça duyarlilik göstermesi (soguk-sicak, aci-tatli, dogru-egri) bilim ve ilim ile ugrasan insanlarin konusu olmus ve olmaya devam etmektedir.

 

Yaratilis felsefesi, insani sürekli olarak arastirma içerisine tutabilmek için düsünce ve akil ile donatmistir. Bunun yani sira toplumda kimi insana dogru gelen diger insana yanlis gelmesi dogal olarak farklilasma düsüncesini gerçeklestirmistir. Insanoglu bu önemli gelismeyi kesfederek yaptiklari uzun arastirma neticesinde dogada bir denge unsuru olduguna kanaat getirmistir. Bunun adina da “TABIAT” demislerdir. Insan Tabiati, Bitki Tabiati ve Organ tabiati olarak ele alinan konu özellikle saglik alaninda büyük atilimlar yapmistir.

 

Dünya üzerinde her seyin bir ihtiyaçtan varoldugu düsüncesi isiginda birlesen düsünürler bu yöndeki kanatlari dogrultusunda arastirmalarina devam etmislerdir. Nedir bu ihtiyaç? Açlik, tokluk, aci, tatli, güçlü, zayif, soguk, sicak, faydali, zararli gibi sonsuza varan örneklemeler. Insanlarin ihtiyaç duydugu seyleri önceden hissetmesi ve o ihtiyaci gidermek için gösterdikleri farkli tavirlar bize farkli tabiat yapilarinin olduklarini göstermektedir.

 

Yaratilis felsefesi öylesine donanimli ve degerli bir olgu ki, yüzyillar öncesinden baslayan egitim hala devam etmekte. Bilim adamlarimiz yüzyillar öncesinden gözleri görmeyen insana dogruyu, egriyi, aciyi, tatliyi, günlük yasamlarinda ihtiyaç duyabilecekleri her seyi tanitmayi basarabilmislerdir.

 

Dünya’nin tanimlanabilmesi ve uzayin kesfedilmesi de insanogluna bahsedilen “Yaratilis Felsefesi” degimlidir? Insan, yaratilis tabiati geregi tekdüze degildir.   Örnegin 50 derecelik isiyi her insan farkli hisseder. Ya da, aci biberi her insan ayni oranda hissetmemektedir. Kur’an da “Herkes, kendi yaratilis sekline göre hareket eder.” gerçegi verilen örnekle de örtüsmektedir.

 

Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Saglik Olsun ...

En kötü durumda oldugumuzda, nedense aklimiza gelen ilk cümle “Saglik Olsun” olur. “Saglik Olsun” olmasina da nasil? Ekonomik sartlarin agirligi altinda ezilen halkimiza birde Saglik Bakanliginin sürekli prosedür degisimi sonucu ilaç almakta zorlanan vatandaslarimizin hali pek de iç açici degil dogrusu. Ama yinede “Saglik Olsun”…

 

Günümüzde ikilem içerisinde kalmaya devam ediyoruz. Her konuda oldugu gibi saglik konusunda da ikilemdeyiz. Bir yandan milyarlarca dolari bulan kar paylari ile bilimsel ilaç üreticileri, diger yandan sifanin dogada oldugunu savunan bilim adamlari. Vatandasin kafasi iste tam bu noktada bulanmaya basliyor. Neden mi? Önce “Saglik Olsun” diyelim sonra nedenlere gelelim…

 

Nedenler aslinda gayet açik olmasina ragmen sanki çok bilinmeyenli denklemmis gibi gösteriliyor. Iki ayri gurup olusturan bilim adamlarinin tutumlari, Bir grup bilimsel yöntemlerle hazirlanan ilaçlari savunurken diger grup da dogal bitkilerle sifa bulunacagini ileri sürmekte, bu durumda yine vatandas Riza’nin kafasi bulanacak ama …“Saglik Olsun”…

 

ATO ve Tip Kurumu'nun ilaç raporunda, Türkiye'nin ilaç pazarinda en hizli büyüyen ikinci ülke olmasi, ilaç tekellerinin yönünü Türkiye'ye çevirmesine neden olmustur. Dünya genelinde pazarin yüzde 33'ünü elinde tutan 10 büyük ilaç firmasinin Türkiye'deki pazar payi yüzde 55'e yükseldi. Bu yaniyla Türkiye, sömürgeci tekeller için vazgeçilmez bir ülkedir. 1992'de ithal ilaç orani yüzde 2'yi asmazken, imzalanan patent anlasmasi ile ithal ilaç pazari yüzde 45'e çikti. Türkiye’nin 2005 yili ilaç ithalati 3 milyar dolari bulmustur. Türkiye'nin ilaç ithalati petrol ithalatinin yarisina ulasti. Pazarin yüzde 60'ina yabanci ilaç sirketleri sahip bulunuyor. “Saglik Olsun”…

 

Türkiye her alanda oldugu gibi ilaç konusunda da gün geçtikçe daha fazla disa bagimli bir hale gelmektedir.Disaridan alinan her seyin iyi ve kaliteli olacagi yönündeki yanlis saplantilar bu durumu daha da pekistirmektedir. Oysa  yüzlerce yil önce Ibn-i Sina’nin  röntgen, ultrason gibi cihazlarin olmadigi, laboratuar tetkiklerinin yapilamadigi bir dönemde nasil olup da hastaliklara dogru teshis konulup neye göre tedavi yollarinin izlendigi ve  hastaliklarla mücadelede her bir organin yapisina göre Soguk veya Sicak tabiatli ilaçlarlarin da oldugu derinlemesine arastirilsa, hem bu disa bagimlilik azalacak hem de insanimizin saglik sorunlarina daha kolay çözümler bulunacaktir.

 

Ibn-i Sina’nin adini sadece hastanelere ve özel tip merkezlerine vermekle onu anlamamiz mümkün degildir. Ibn-i Sina, organlarimizi ‘sicak tabiatli’ ve ‘soguk tabiatli’ olarak ikiye ayirdigini ve hastaliklarin tedavisinde sicak tabiatli organlara soguk tabiatli ilaçlar, soguk tabiatli organlara da sicak tabiatli ilaçlar verilmesi seklinde bir yöntem uygulandigini tespit ettim. Fakat ilgilenen yok, Saglik Olsun”…

                               

Bu inceleme isigindan yola çikarak,  Akcigerin Soguk bir organ oldugu ve tedavisinde kullanilacak ilaçlarin da sicak tabiatli olmasi gerektigini ifade eden Ibn-i Sina ve bu konuya destek veren Hipokrat’inda bu tedavi yöntemi, günümüzün modern Tibbinda ele alinarak her hangi bir arastirma yapilamamistir. 

     

Tarihimiz sadece 3 kitada yapilmis savaslardan ve kazanilan zaferlerden ibaret degildir. Tip alaninda da birçok arastirmalar yapilmis ve önemli insanlar yetismistir. Ancak bu degerlerimiz yeterince arastirilmamakta ve eserleri incelenmemektedir. ve bu insanlarin ölmesiyle, bulmus olduklari yöntemler ve yazmis olduklari eserlerin de rafa kaldirilmasi durumuyla karsi karsiya kaldigimiz için hep diyoruz ki;  Saglik Olsun”…Saglik Olsun”…   

 

 

Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Görmek - Bakmak...

 

 

   Görmek ile bakmak arasinda ne gibi fark var diye düsündüm. Her ikisi de önemli uzvumuz olan gözlerimiz tarafindan hafizalarimiza kaziniyor. Hal böyle ise (gözlerin eyleme geçme hareketi ise) arada ne fark olacak ki? En dogrusu her ikisini de ayri ayri ele almak...

 

    Görmek: Bu fiilin beyin tarafindan algilanmasi anlamina gelir. Yasamimizda bir seyleri isteriz. Bunun gerçeklesmesi için girisimlerde bulunuruz. Bir emek harcariz ve ortaya bir seyler çikar. Gerçeklesen tüm bu olayin her anini özümseyerek, bilerek, isteyerek, sindirerek yasadigimiz için unutma sansimiz olmadigindan bu hareket görmektir.

 

    Bakmak ise, göz asinaligindan baska bir sey degildir. Özünde bu da bir eylem tarzidir. Irademizin ve bünyemizin pek de istemedigi istem disi bir tavirdir bakmak. Burada amaç, özümsemek degil sadece azicik bilgilenmek ya da baktigimizi tanimak ve de dimagimizi fazla mesgul etmemek. Güncel yasamimizda birçok gelismelere duyarsiz kalmamizin temelinde görmek-bakmak ikilemi yatmaktadir. Belkide yasamimizi yakindan ilgilendiren bir olaya karsi sadece bakmakla yetiniriz o olayi yasamamiz gerekirken. Seyirci kalisimizin birçok nedeni var ancak sadece göz asinaligi olsun diye bakariz. Maksat dostlar alisveriste görsün misali...

 

    73 milyon nüfuslu ülkemizde günlük gazete satisi maalesef 3 - 4 milyonu geçmiyor Satilan bu 3 - 4 milyon gazete 7-8 milyon kisinin eline geçmekte. Dikkat edin okumakta demedim sadece eline geçmekte ifadesini kullandim. Çünkü toplum olarak okuma aliskanligimiz olmadigindan ya da okumayi bir angarya olarak gördügümüz için gazetelere tabiatimiz geregi bakip geçistiriyoruz... Gazeteleri, dergileri, kitaplari ya da daha degisik yayinlari okumak, dinlemek yerine sadece bakmakla geçistirme aliskanligina sahibiz. Neden? Görmek, bilmek istemedigimiz gelismeleri sadece kiyisindan kösesinden göz asinaligi edinmek için yani duyarsiz oldugumuz içindir. Duyarsizligimiz öylesine üst seviyelere tirmanmis ki neredeyse kendi canimizi bile bu ugurda hiçe sayabilmekteyiz...     

 

    Burada yazilanlari fazla okuyan (gören) olmayacaktir. Bundan gerçekten eminim. Yazilanlar hayal ürünü degil, elbette ki yasanan gerçekler. Hem de görülmesi ve tepkiselligi harekete geçirmesi gereken gerçekler. Buna ragmen gören ya da baska bir tanimlamayla okuyan ya da dinleyen olmayacaktir.       

 

    Bakmakla yetinen çok sayida insanin olacagi inancindayim...   

 

    Dilimin döndügü, aklimin yettigi ve tabiatim geregince “Görmek ve Bakmak” ikilisini anlatmaya çalistim. Içinde yasadigimiz dünya bizim, ülke bizim ülkemiz, insan bizim insanimiz, yasa da bizim yasalarimiz, Begenmesek de bunlarin hepsi bizim. Daha çok sayida insanin görme eylemini gerçeklestirmesi dilegiyle...

 Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Evlilikte Insan Tabiatinin Önemi!

Insan tabiati evliliklerde neden önemlidir?  Bu konuyu arastirma fikri, son yillarda olaganüstü artis gösteren bosanma davalarinin toplum üzerinde biraktigi tahribatin hangi boyutlara ulastigi merakindan gelmistir. Her ne kadar çesitli gerekçeler öne sürülse de, bu gerekçeleri olusturan gerçegin “Insan Tabiati” oldugu bulgusu kanaati agirlik kazanmaktadir. Her insan, olusum yapisinin dört unsurdan (Ates, Toprak, Hava ve Su)  meydana geldigini ve mutlaka bunlardan birinin  insan bedenine baskin gelerek ömrü boyunca bu özelliklerden birisini alarak hareket eder. Birçok bilgin ve filozoflar da yillar boyu süren arastirmalarinda bu görüslere yer vermislerdir.

    Günümüzde esler arasindaki problemler genellikle birbirini anlayamamak ve taniyamamaktan kaynaklanmaktadir. Bunda en önemli rol, kisilerin soguk (Toprak, su) veya sicak (Ates, Hava) tabiatlari olmalarindandir. “Can Çikar, Huy Çikmaz” Atasözü bizlere bu konuda önemli mesaj vermekte. Insanin tabiati, yaratilis özelligi oldugunu hiçbir zaman unutmadan,  evlilik öncesi taraflar bu hususu ciddiye almalilar. Çesitli yönlerden uyumlu olsalar dahi, eger tabiatlari uyusmuyorsa evlilikleri sürekli olmamakla beraber bosanmayla sonuçlanmaktadir. 

 

    Gençler, evlilik öncesinde ekonomik, sosyal, fiziksel ögeleri öne alarak evlilige adimlarini atiyor ve bu unsurlarda mutabik kalmalarinin yeterli olabilecegini düsünüyorlar. Oysaki evlendikten sonra çok basit sebeplerden dahi anlasamadiklarina üzülerek sahit oluyoruz. Bu hayal kirikliginin arkasinda sebep bulma arayisina giriyorlar. Fakat bir türlü mantikli bir açiklama getiremedikleri gibi genelde olayi evliliklerinin monotonlasmasi veya aralarindaki elektrigin bitmesi olarak degerlendiriyorlar

Halk arasinda “Yildizi barismadi” ya da “yildizi uydu” denilen o kisilerin tabiatlarinin etkileri ile birbirleri arasindaki ya çekim ya da itis kastedilir. Bu husus Müslim’deki bir hadîs-i serîf’te, Ebû Hüreyre (radiyallahu anh)  tarafindan söyle nakledilir:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem söyle buyurdu:

   Ruhlar, (âhirette sinif sinif) toplanmis cemaatlerdir. Bundan ötürü, içlerinden birbirleri ile tanisanlar, sevisip anlamislardir. Birbirleriyle birlesmeyenler ise ihtilâfa düsmüsler, anlasamamislardir”!.

 

   Böyle olunca insanlardan kimler birbirlerini severler ve kimler de birbirlerine yaklasamazlar, iterler. Iki insanin sayet; “Iç tabiatlari" ayni guruptan, “dis tabiatlari" ayni guruptan ise birbirlerine sempati duyarlar. “Iç tabiatlari" ayni, dis tabiatlari"” ayri, biri ates öteki hava ise, yahût biri su digeri toprak ise birbirlerine çekerler. “” tabiatlari biri ates digeri su ya da toprak ise bir araya kolay kolay gelemezler kafaca. Hele dislari da atese karsi su ise adeta iterler birbirlerini.Iç tabiatlari” birbirine yakin fakat “dis tabiatlari" ters ise beraber arkadaslik etmeleri zordur. Meselâ iç hava- suya dis ates – su. Ya da iç hava – atese dis ates – toprak, dis ates – su.

 

   Birbirlerini tanima süreci yasamadan (Tabiatlarini ögrenmeden) yapilan evlilikler, çesitli gerekçeler gösterilerek son bulmaktadir. Ailelerin ayrilik nedenleri üzerinde de gerçek bir arastirma yapmamasi ikinci bir hayal kirikligini da beraberinde getirecektir.

 

   Bazi kisiler, yaratilisimiz birnevi fabrikasyon veya imalat halinde olmuyor mu? diye soru sorabilirler. Insan varoluslari yönünden bakarsak, dogru bir soru diyebiliriz. Ama genetik özellikleri yetismelerindeki sartlanmalarinin farkliligi ve  daha önemlisi her birinin olusumu anindaki degisik radyasyona tâbi tutulmalarini dikkate alirsak, birinin digeriyle es olmadigini da ileri sürebiliriz.

 

 

Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

EXPRESS METODLA TEDAVI...

    Geleneksel olarak uzun yillardan beri bitkilerle tedavi insan hayatinin ayrilmaz bir parçasi olmustur. Her ne kadar günümüzde pek yaygin olmasa da ama Tibet’ten Çin’e kadar insanin yapisina, dogasina ve ruhuna uygun degisik tedavi sekilleri uygulanmistir ve süphesiz ki bunlarin basinda bitkilerle tedavi gelmektedir.

   Halk tababeti veya halk hekimligi olarak isimlendirilse de ama kimi zaman modern tibbin bile çare bulamadigi durumlarda bitkilerle tedaviye basvuruluyor ve asirlardan beri degisik ülkelerde degisik sekillerde farkli sirlarla veya terkiplerle o hastaliga uygun, özellikle o insanin tabiatina, ruhuna ve kisisel özelliklerine (tabiatina) göre bitkilerden yararlanma yoluna gidiliyor.

   Her bitkinin kendine has özelliklerinin oldugu bilinen bir gerçektir. Bitkilerin özelliklerinin (tabiatinin soguk veya sicak) bilinmesi kadar insanin organ özelliklerinin de bilinmesi çok önemlilik arz etmektedir. Özellikle insanin yapisini olusturan temel unsurlar olarak bilinen “Ates, Toprak, Hava ve Su” kavramlari bu tür bitkisel tedavide basvurulmasi gereken önemli bir konudur. Her ne kadar ayri kavramlar olarak algilansa da ama bir bütünlük olusturan ve insanin yapisiyla uyusan temel ögelerdir. Bu temel düsünceden yola çikarak eski zamanlardaki ünlü filozof ve Hekimlerden Galen, Farabi, Mevlana, Yunus Emre, Haci Bektas Veli, Fuzuli, Ibrahim Hakki Erzurumi ve daha birçok bilginlerin bu görüsleri göz önüne alinarak organlarimizi “sicak tabiatli” veya “soguk tabiatli” olarak isimlendirmeleri dikkatimi çekmistir.

    Hatta bu tanimlamalardan yola çikarak insanlarin her bir organi’nin dahi sicak ve soguk olusundan bahseden Ibn-i Sina ve Hipokrat da, “sicak tabiatli bitkilerle ilaçlar” veya “soguk tabiatli bitkilerle ilaçlar” felsefesi gelistirilmis, “Sicak tabiatli hasta organa” “soguk tabiatli bitkilerle ilaçlar”, “Soguk tabiatli hasta organa’ da ziddi olan “sicak tabiatli bitkilerle ilaçlar” ile tedavi metotlari gelistirmisler; çünkü ayni kutuplar bir birini iter. Farkli kutuplar ise birbirini çeker ayni miknatisla demir gibi. bu yüzden tedavilerde bu kurali  göz önünde bulundurmuslardir.

    Bunun yaygin örnekleri Tibet Hekimliginde kullanilmis ve tedavi sekli “Ekspres metod” olarak isimlendirilmistir. Yani “Çabucak teshis koyma” anlamina gelen bu tedavi seklinde temel olarak hastanin organ tabiati göz önünde bulundurularak tedaviye baslanir, hastalanan organin soguk veya sicak tabiatli olup olmadigina karar verilir ve tedavi yoluna gidilirdi.

    Tabiati sicak olan bitki örnekleri arasinda Anason, Ardiç, Ada Sogani, Bildircin Otu, Biberiye, Bugday, Çavsir Otu, Çemen, Tarçin, Deve Dikeni, Hava civa, Hardal, Havlican, Keten Tohumu, Kebere, Kereviz gelmektedir.

   Tabiati soguk olan bitkilerden bazilari ise; Bögürtlen, Bakla, Kara Dut, Erik, Gül, Helile, Havuç, Hurma, Kavun, Kuzu Kulagi, Kantaron, Menekse, Mersin, Marul, Temirhindi gelmektedir. 

Ibrahim Hakkari 
 
Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Aaaa! Senin silahin yok mu?

 

      Bizi izlemeye devam edin diyen vatanperver, yüregi baris sevgisiyle dolu üst düzey yöneticilerimizi ve icraatlarini saskinlikla izlemeye devam ediyoruz.

Bir yandan töre cinayetleri, bir yandan magandalar, çeteler, eskiyalar, mafya, cinnet ve siralayacagimiz birçok siddet vukuatlari. Bu saydiklarimizin hepsinin silahli olmadigini saniyoruz. Dogrusu üzülüyorduk biçak, satir, sis gibi aletler kullananlara...

 

      Elbette silahsiz olanlara da bir iyilik düsünmek zorundayiz nede olsa onlarda vatandas ve silahsiz olmamali. Iste bu duyarlilik ve sorumlulukla düsünüp tasindik ve yeni kurulacak çete, mafya ya da adi her ne ise bu vatandaslara kolaylik yapma karari aldik.

Ekonomik durumlarinin bozuk oldugundan  dolayi silah alamamalarina yüregimiz daha fazla elvermedi. Bu konuda uzmanlar bir araya geldi herkes kendi fikrini söyledi. Ne de olsa ülkemizin temel sorunu silahsiz olmak. Hemen buna bir çare bulunmasi gerekiyordu. Atadan kalma sözlerimiz (At, Avrat, Silah) yerine gelmeli aksi halde medeniyet yarisinda geride kalacagiz. 

 

      Günler süren tartisma ve arastirmalardan sonra dahiyane bir düsünce ürünü ortaya kondu. Kredi kartina bol taksit ve hatta sifir komisyonla silah almalarina karar verildi. Alinan bu karari birkaç sarjör bosaltarak ya da havai fisek gösterisi düzenleyerek kutlamamiz gerekir.

 

      Bundan böyle artik dügünlerde silah atabilmenin zevkini doyasiya yasayacagiz. Baskalari silah atarken imrenerek bakiyorduk yeni uygulama hayata girdikten sonra bizlerde bu ayricaliklardan faydalanacagiz. Ülkemizde dügün törenlerinde silah atma marifetinden dolayi yeterince ölümle sonuçlanan olaylar olmuyordu. Dügün sahiplerine küçük bir uyari lütfen yeterli sayida ambulans ve doktor bulundurun.

 

      Silah sikintisindan dolayi törelerimiz aksiyor, namusumuz temizlenemiyordu. Iste size firsat. Silah mi alamiyordunuz? Canim isinizi kolaylastirdik, kredi kartinizla alabilir ve törelerinizi yerine getirirsiniz. Caniniz sikildi soygun mu yapamiyordunuz? Iste hizmet ayaginiza geldi hem de taksitle ne duruyorsunuz?

 

      Akli selimler, vatanperverler, aydinlar Allah askina birileri bana rüya gördügümü söylesin. Bu haber dogruysa ki dogru olmasin isterim vay halimize. Bu anlayisla silah kaçakçiliginin önü kesilmis mi olacak. Rahmetli Özal taktigi, illegal olan her seyi yasal hale getirme politikasinin devami mi? 

 

      Her ne olursa olsun bu anlayis felaketler zincirine yeni halkalar ekleyecektir. Bu kararin tekrar gözden geçirilmesi umuduyla silahsiz ortamlar diliyorum...

 

 Ibrahim Hakkari
 
Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Merak Bu...

   

Bilim adamlarinin hemen hemen tamami meraklarindan dolayi bir seyleri arastirma geregi duymuslardir. Burada kendimi bilim adami olarak görmemekle birlikte   “Insanin basina ne gelirse meraktan gelir” sözünü büyüklerimden çok sik duydugumdan arastirmaya basladim bir seyleri.    

Dogrusu çocuklugum da bu sözü yani “Meraki” da merak etmistim. Zaten toplum olarak merakli degil miyiz?  Bu merakin çogu zaman üzerimize vazife olmayan seylere karsi gelismesi ise ayri bir merak konusu; benim kisisel merakim da okudugum eski el yazmasi bir kitap üzerine olmustu.  Içerigi de;  “Insan ve organ tabiatlari” ...

 

 Dünya saglik camiasina ve tüm insanliga katkisi bulunan Ibn-i Sina’nin kitabini okumakla baslayan merakim beni uzun yillar süren bir arastirma içerisine itti. Bu geçen zaman içerisinde merakim hala geçmis degil. Insan ve organ tabiatlari, derinlemesine bir konu oldugundan çok yönlü arastirma yapmak zorunda kaldim. Neydi beni bunca zamandir merak içinde birakan ve neredeyse dipsiz kuyu görünümünde olan bu konu, tartismasiz: “Insan ve organ tabiatlari” konusu. Arastirmalar akillara birçok soruyu ve yeni meraki getiriyor. Yillar boyu bende biriken bilgiler hem kafama takilan sorularin cevaplanmasi hem de artan merakimin giderilmesini sagliyor.

 

Büyük ilim adamlarindan Ibn-i Sina, insan, organ ve ilaç tabiati konusunu genis bir sekilde yorumlamis ve ciltler dolusu bilgi aktarmistir.  Ibn-i Sina’nin gösterdigi isaretler, imalar ve açtigi ufuklar bugün birçok Avrupa Üniversitelerinde gelecegin tip adaylarina hala verilmektedir.

 

Burada merak ettim, neden Avrupalilar tip dehamiz Ibn-i Sina’ya ragbet gösterir de biz göstermeyiz diye...

 

Bilginlerimiz yillar boyu teshis, tani ve tedavi için arastirmalar yapmis ve bu konuda çalismalarini basariyla sürdürmüslerdir. Hos o süreçte teknoloji yoktu ancak buna ragmen tespitlerinde mükemmeli yakalayarak insanlik adina büyük bir hizmeti gerçeklestirmislerdir. Ilim-irfan sahibi bu insanlarin tespitleri, tedavi yöntemleri, günümüzde özellikle ülkemizde neden dikkate alinmaz? Bu soruyu çok düsünmeme ragmen yanit bulamadim. Bu da ayri bir merak konusu oldu... Milyarlarca dolar yatirim yapan ve katrilyonlarca dolar gelir elde eden dünya ilaç devleri bu sorularin aydinlatilmasin da herhangi bir arastirma yapacaklar mi?  Merak bu...

 

Bilginler, binlerce yil önceden gerek insanlarin, gerek bitkilerin (ilaçlarin) ve gerekse organlarimizin nerede, ne zaman ve nasil tanimlanacagini, tedavi seklinin nasil olacagini, hangi cins ilaçlarin kullanilmasi gerektigini söyledikleri halde bu konu günümüzde neden adeta labirente döndürülmekte?

 

Merak ve hastalik bu ya, ben de üzerime vazife olmayan konuya merak saldim. Yani varliklarin tabiatini veya özünü olusturan ates, toprak, hava ve su konularina yillarca kendimi kaptirmis durumdayim. Galiba bu da benim sahsi tabiatimda var. Simdi geldigim noktada merakimdan dolayi ortaya çikan sorularin cevabini arastiriyorum. Materyalistik temellere dayanan bilimsel konularin bu sorulara tatmin edici cevaplar verdigini söylemek zor olsa gerek...    

   

Günün birinde yetkili ve etkili agizlar açiklar mi diye beklemeye basladim neden mi?  dedim ya,   merak bu…

 Ibrahim Hakkari 

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Burasi Hukuk Devleti Kardesim...

 

 

Hak, Hukuk, Adalet, kisilerin birbirleriyle yada kisilerin devletle olan problemlerinde kanunlarda yazildigi sekilde herkese esit, insanlarin temel hak ve özgürlüklerine aykiri olmadan uygulanmasi gereken kurallar bütünüdür. Yoksa halk arasinda “orman kanunlari” diye nitelendirilen herkesin gücünün yettigine istedigini yapabildigi bir sistem ortaya çikar. Bu söylediklerimin dogru oldugunu gerek anayasa gerekse de Türkiye Cumhuriyetinin imzalamis oldugu birçok uluslararasi anlasmada teyit etmektedir.

 

Simdi bu kadar temel bilgiyi verme sebebime gelecek olursak; geçtigimiz gün yasadigim bir olay bana bu ülkenin bir hukuk devleti gibi degil de, sanki belli kisilerin keyfine göre is ve islem yaptigi, yine bu kisilerin adeta kendilerini insanüstü bir varlik gibi görmelerini ve karsilarindaki insanlara en temel insani haklarini bile vermeden diledikleri gibi hareket etmislerdir.

 

Konunun kamuoyu ve degerli Sanliurfa il yöneticileri tarafindan da bilinmesi ve hepimizin gerekli dersi çikarmasi gerektigine inanarak, bundan böyle bu tür olaylarin yasanmamasi için elimi tasin altina koyup daha detayli bir sekilde paylasmak istedim.

           

Ülkemizde ve özelliklede bölgemizde hemen her ailede görüldügü üzere kimi zaman anlasmazliklar çikmaktadir. Bu tür bir anlasmazlik yasayan bir kisi olarak ailemle yasadiklarim hatta aile içerisindeki bir tartisma esnasinda yaralandigima inanin fazla üzülmedim. Olayin beni üzen kismi ülkesini, halkini, vatandasini korumak ve de kollamakla yükümlü olan ve Bozova’da görev yapan bazi isgüzar güvenlik kuvvetlerinin tavir ve davranislaridir.

 

Sikayetçi oldugum bir olayla ilgili, çagirmis oldugum kolluk kuvvetlerinin ilk görevinin kisinin saglik durumunun kontrol edilmesi ve en yakin saglik merkezine götürülmesi mi yoksa jandarma tarafindan 7,5 saat bekletilmesi mi olmasi gerekirdi…

           

Ülkemizde yada bölgemizde veya Bozova da yasalar degisti de biz mi bilmiyoruz acaba…

 

Yasalarimiz karsisinda suçu sabit görülmedikçe herkes masumdur. Kaldi ki bir an suçlu oldugumu varsayalim. Sonuçta yarali ve kan kaybeden kim olursa olsun güvenlik güçlerinin ilk yapacagi sey derhal ilk yardimda bulunmak veya en yakin hastaneye yetistirmektir. Oysa Jandarma Teskilati Görev ve Yetkileri Yönetmeligi, jandarmayi “yaralilari ivedilikle ilgili saglik kurulusuna göndermekle” yükümlü kilmaktadir.

 

Basimdan geçen olayda tamamen kolluk kuvvetlerinin keyfiligi ve umursamazligi vardi. Söyle siralayacak olursak; Olay jandarma intikal etmesi sonucunda, jandarma görevlilerine 4 farkli cep telefonlariyla defalarca haber verilmesine ve olay yeri ile jandarma arasinda mesafe 3 km olmasina ragmen 1,5 saat sonra gelmesi.

 

Jandarmanin beni aracin arka kisminda, ailemi de beton zemin üzerinde yaklasik 7,5 saat tutmalari.

 

Üstegmen, basçavus ve uzman çavusa kanamam oldugunu ve beni hemen hastaneye yetistirmelerini söylememe ragmen bana hitaben, “sen gazeteciymissin, simdi valiyi, alay komutanini da tanirsin bu olayi yazacak misin?” seklinde benimle alay ederek gülmeleri.

 

Jandarmanin olay yerine yaklasik 00:30 ‘da gelmesi ve beni sabah 06:30 ‘da Bozova devlet hastanesine getirmeleri.

 

Doktorun, asiri kan kaybindan dolayi beni acilen Sanliurfa devlet hastanesine sevk etmesine ve hastaneye hemen götürülmem gerekmesine ragmen Bozovadan 20 Km uzaklikta bulunan yaylak jandarma komutanligina götürülmemi.

 

Burada yaklasik birkaç saat daha bekletilerek ifadem alindiktan sonra bir jandarma eri refakatimde minibüsle Sanliurfa devlet hastanesine ertesi günü saat 10 25 götürülmemi...

 

Kolum çok kötü durumdaydi hatta ben acil serviste bekledim kimse benimle ilgilenmedi oradaki yetkili  ve uzmanlik alani olmayan birkaç personel beni tedavi etmeye çalisti, bana  bu kesigin ne zaman oldugunu soruldugunda: gece saat 2300 de yani 11 saat önce oldugunu söyledim. Simdiye kadar nerdeydin soruldugunda; bu sorunun cevabini jandarmaya sorun dedim. Oradaki görevlilerden birileri sadece pansuman yapmanin yeterli olabilecegini söylemesi.

 

Bende israrla 11 saat kan kaybettigimi ve kolumun çok kötü oldugunu onlara anlatmaya çalistim. O sirada benim kolumda ciddi bir sekilde kanamam devam ediyordu ve benim israrlarim üzerine  doktor oldugu söylenen bayanin kontrolünde oradaki saglik personeli, benim bilegimdeki yaraya 6 dikis atarak dikti. Kolumun dikilmesinden sonra ben sag kolumun sistigini ve iki parmagimi oynatamadigimi söyledim ve bu yarayi bir ortopedi uzmanina gösterelim mi sordum orada ki bir baska doktorda “ kardesim sende amma yaptin ufacik bir yara için deger mi demesi.

 

Bu olaydan sonra benim iki parmagim tamamen hareketsiz biride yari yariya hareket eder sekle geldi durum üzerine Sanliurfa’da el cerrahisi konusunda uzman doktor olmamasi sebebiyle Malatya Inönü Üniversitesi Turgut Özal Tip Merkezinde tekrar bir cerrahi müdehale geçirmek zorunda kaldim ve bilegimden kolumun eklem yerine kadar yaklasik 4 saat süren ve 20 dis dikis çok sayida da iç dikis atilan bir cerrahi müdehale geçirdim.

 

 

 

 

Bu tatsiz olayda kesinlikle tüm güvenlik kuvvetlerimizin ayni tavir ve davranislari sergiledigine inanmiyorum. Burada sadece ve sadece isgüzar birkaç kisiden söz etmekteyim. Isgüzarligin yani sira Gazetecilik Meslegimle de alay ve kismen tehdit söylemler de bulunan, yarali ve kan kaybeden bir insani 11 saat bekleten bu görevliler karsisinda kendim ve bölge insanlarimiz adina Hak, Hukuk ariyor ve de Adalet istiyorum… 

 Ibrahim Hakkari  

 

  RAPOR 1

 

      

  

 

 RAPOR 2

 

 

 RAPOR 3

 

 

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Can Çikar, Huy Çikmaz...

 

 

Çocuklugumdan bu yana sikça duyarim bu lafi. Önceleri ne anlatmak istedigini çözememistim. Yasam devam ettikçe ve ben olgunlasip gelistikçe daha sik duyar hatta söyler oldum “Can çikar, Huy çikmaz” söylemini...

 

Durup dururken bu konuyu neden açtim acaba? Ülkemizde olaganüstü bir degisim rüzgarindan sözedilip durulmakta yillardir. Insanlar kendini yeniliyor. Ülke ekonomisi kendini yeniliyor, Çag atladik, En medeni ülke olmaya karar verdik gibi söylemleri uzun yillar dinledik ülke yöneticilerinden. Hala da dinlemekteyiz...

 

Ha bu arada birde AIHM konusu var ki ayri bir mesele. Kim kimin tavuguna bir kötü söz söylese solugu AIHM’de aliyor. Aliyor da biz solugumuzu yinede kendi ülkemiz adli mercilerinde alalim diyorum...

 

Bu kadar detaydan sonra medeni bir ülkede yasadiklarimi aktarmak istedim.

Amaç gerçekten insanlarin asagilanmamasi.

Amaç insanlarin daha hosgörülü ve samimi olmasi.

Amaç, Hiç bir insanin kökeninden dolayi alaya alinmamasi için.

 

Malatya’da bulunan Inönü Üniversitesi Arastirma Hastanesinde görevli Dr. M.Efe Mirel kardesimizin “Kiro” kelimesini hangi amaç ve anlamda kullandigini dogrusu çok merak ediyorum. Hastasi derdini anlatmaya basladigi anda “Sus konusma” ile baslayan azarlama giderek dozajini artiriyor ve “Siz kirolar hep böylesiniz” diye devam ediyor.

 

Hani bu ülkede hiç bir kimse diger birisini etnik kökeninden dolayi asagilamazdi.

Hani Üniversitelerimiz medeniyetlesmede öncülük ediyordu...

 

Son günlerde gazete ve televizyon haberlerinden izledigimiz kimi devlet büyüklerimizin gezilerinde her türlü olumsuzluktan cani yanan vatandas “Yuh” çekti diye hakaret ettigi gerekçesiyle gözaltina alinmisti. Ben siradan vatandas olarak asagilandim. Neden mi? 

 

Devletin hastanesinde devletin Memuru vatandasina “Siz kirolar hep böylesiniz” diyerek asagilandim. Simdi vatandas ne yapsin. Daha dogrusu ben ne yapmaliyim? Çok düsündüm ve bu konuyu herkesle paylasmaya karar verdim. Simdi de herkese soruyorum “Sahi ben ne yapmaliyim?”

 

Atalarimiz bosuna söylememisler “Can çikar Huy çikmaz” diye...

 

 Ibrahim Hakkari   

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Türkiye^de Zaman Gazetesi Gerçegi...

Zaman Gazetesine Türkiye genelinde yayinlanmak sartiyla reklam verdigimiz “En çok okunan ve saygin olduguna inandigimiz Zaman Gazetesi tarafindan dolandirildik. Yaptigimiz sözlesmeye uymayarak bizi kandirmalarina ragmen hak iddiasinda bulunmalarini anlamis degiliz. Bu konuyu düzelteceklerine bizleri magdur etme çabasi içerisinde olan Zaman Gazetesi yönetimini kiniyoruz”.

 

Türkiye genelinde günlük yayin yapmakta olan Zaman Gazetesi ile yaptigimiz reklam sözlesmesine uymadigi halde hak iddiasinda bulunuyor. Böylesi bir davranis akillara “Reklam yoluyla dolandiricilik” mi yapiliyor sorusunu gündeme getiriyor.

 

Türkiye’de çok sayida abonesi ve okuyucusu oldugu söylenen Zaman Gazetesi, “Türkiye genelinde arka sayfada yayin yapacagim” seklinde yaptigi sözlesme hükümlerini yerine getirmemis olmasina ragmen hem haksiz kazanç saglamis hem de insanlari magdur etmistir. Sözlesme metninde yer alan maddelerin uygulanmamasina ragmen hak iddia eden Zaman Gazetesi bizleri hem aldatmis, hem yalan söylemis ve hem de dolandirarak okuyucularini mahkemelerde süründürmüstür.

 

Sanliurfa’da faaliyet gösteren Lokman Taha Arastirma Merkezimiz, Zaman Gazetesi tarafindan dolandirildi; “ Lokman Taha Arastirma Merkezimizin insanlara daha faydali olabilmesi için yaklasik 16 yildan beri insan tabiatlari, bitkisel tedavi ve alternatif tip yöntemleriyle hastaliklar ve bitkisel ilaçlar üzerinde arastirma yapiyoruz. Yapmis oldugumuz faaliyetleri Sanliurfa ili disina da yayarak ülke çapinda insanimiza ve özellikle bilim adamlarimizi çalismalarimizdan haberdar etmeye karar verdigimizden dolayi ulusal bir gazetede ilan vermeyi uygun gördük ve bu ilan için diger gazetelerin hiçbirine gitmeden uzun yillardan beri abonesi oldugumuz Zaman gazetesini seçtik.

 

18.01.2006 tarihinde Zaman Gazetesi Sanliurfa Temsilciligi’ndeki görevlilerle Türkiye genelinde, arka sayfada, 4x25 cm ebadinda toplam 3 kere yayimlanmak üzere 20.000 YTL’ye anlasarak yayin sözlesmesi yaptik. Ancak bir süre sonra yapilan yayinda ilanimizin Istanbul, Ankara, Izmir, Antalya gibi büyük sehirlerde çikmadigini, sadece Adana ve Güneydogu baskisinda yayimlandigini, ayrica sözlesmede anlasmaya varilan arka sayfada degil de 23. sayfada çiktigini üzülerek ögrendik. Ayrica gazetenin ilimizdeki görevlilerinin Türkiye genelinde çikti diyerek bizi aldatmaya çalismalari ve özellikle camiasina çok büyük güven duydugumuz Zaman gazetesi tarafindan bu hareketin tarafimiza yapilmis olmasi üzüntümüzü artirmistir.

 

Bu durumun düzeltilmesi ve sözlesmenin yerine getirilmesi için müteaddit defalar gazetenin Sanliurfa temsilciligi ve Istanbul’da bulunan genel merkezindeki yetkililerle yapmis oldugumuz telefon görüsmelerinde genellikle savsaklandik ve en sonunda bize Türkiye genelinde çikmamis yayinlar için 12.000 YTL; iç sayfadaki ilan için 5000 YTL olmak üzere 17.000 YTL’lik bir fatura çikardilar.  Istanbul, Ankara, Izmir gibi büyük illerimizin nüfuslarini topladigimizda yaklasik olarak Türkiye’nin yarisidir, bizim amacimiz özellikle büyük sehirlerdeki insanlara ulasmakti; kisacasi sözlesme hükümlerine uyulmamasi bizim yillardan beri yapmis oldugumuz arastirmalari Türkiye geneline yaymak seklindeki hayalimize Zaman Gazetesi tarafindan darbe vurmustur. Yaptigimiz sözlesmeye aykiri olarak yayinlanan ilanlarin da iç sayfada çikmasi ve dikkat çekmemesi nedeniyle bekledigimiz ilgiyi göremedik ve gazetenin bu davranisi karsisinda çalismalarimizin finansmani yönünden de zarara ugradik ve bunun telafisi zaten mümkün degildir.

 

Zaman gazetesinin reklamlarinda slogan olarak kullanilan ‘’Gerçekler zamanla anlasilir’’ sözünün ne anlama geldigini de ugramis oldugumuz haksizlik ve zarardan sonra zamanla anlamis bulunmaktayiz. Bu konuyu tüm kamuoyu nezdinde paylasip adaletin yerine getirilecegine inaniyoruz”.

 

Antlasma yaptiginiz zaman, Allah'a karsi verdiginiz sözü yerine getirin. Allah'i kendinize kefil kilarak pekistirdikten sonra yeminlerinizi bozmayin. Süphesiz Allah yaptiklarinizi bilir.  (Nahl Suresi Ayet 16)

 

 

 

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive

Vatandas Kendini Nasil Inandirsin?

 

 

 

Güncel yasamda hemen her insanin yasadigi bir olaydir bu.

Vatandas kendini Resmi Kurumlara nasil anlatip inandiracak acaba?

Vatandas Ahmet, Mehmet, Osman, Halil, Ayse, Fatma... Adi her ne olursa olsun. isterseniz adi Ahmet olsun...

 

Ahmet kardesimiz bu krizde bu issizlikte zorda olsa bir is bulup çalismaktadir.

Ancak resmi dairede isi vardir isyerinden izin almaya kalksa verilmiyor veya isini kaybediyor.

Isyeri amiriyle durumu görüsmeye karar veren Ahmet kardesimiz tüm cesaretini toplayip amirine gider.

Sayin amirim diye söze baslar. Amirin kaslari çatilir Ahmet kardesimizin anlattiklarini dinler ve "Isinin basina geç" der.

Amir, Ahmet kardesimizin anlattiklarini inandirici bulmaz. Ahmet kardesimiz de eve ekmek götürmek zorundadir. Çaresiz isini kaybetmemek için isbasi yapar.

 

Simdi sira geldi vatandas Halil Kardesimize;

Halil kardesimiz kendisini tedavi ettirmek amaciyla bir hastaneye gider.

Hastaneye tüm ülkemizde yalniz gidilmeme aliskanligi oldugundan Halil kardesimize de sevdigi birkaç yakini eslik eder.

Halil kardesimiz, hastane görevlilerinin çesitli maazeretleri nedeniyle gerekli ilgiyi görmemektedir. Bunun üzerine ilgi gösterilmesini ister.

Ancak ne hikmetse göremez bu insani ilgiyi.

Halil kardesimiz derdini anlatir ancak kendisini anlayan yada anlayacak kimse çikmaz.

Yasadiklarina üzülen Halil kardesimiz kendisine yapilanlara çok üzülür.

Düsünüp tasinir. En sonunda "Hak Ara"maya daha dogrusu haklarini aramaya karar verir.

Insani ve resmi yollardan gerekli basvurularini yapar. Ancak inanilmaz bir durumla karsilasir.

 

Hem tehditkar, hem yalanci, hem isgüzar oldugu söylenir.

Hay Allah... yahu tehditkar ve yalanci hatta isgüzar olmadigina taniklik edecek insanlar var.

"Biz anlamayiz kardesim"

Birim Amiri yalanci, tehditkar, isgüzar demisse bir bildigi vardir...

Bu söylemlere içeren Halil kardesimizin meslegi geregi yasadiklarini kaleme alir sansini birde basin yoluyla dener.

 

Isin özü...

 

Yakin dönemde yasadiklarim Malatya Inönü Üniversitesi Rektörü Sayin Cemil ÇIÇEK ve Tip Fakültesi ortopedi bölüm baskani Prof. Dr. Güntekin GÜNER’in sikayet dilekçeme cevaben göndermis oldugu belgelerinde Dr. Efe MIREL’in açikça, “Siz kirolar hep böylesiniz” söyleminde bulundugu anlasilmis v.s…

 

Sizler, okumus, kültürlü, etiketli ve kariyer sahibi insanlarsiniz. Ben gözünüzde ve söylemlerinizde  "KIRO" vatandas olarak yalan söylemedim.

Ayrica "KIRO" kelimesi asagilamak veya hakaret olarak algilanmiyorsa neden Dr. Efe Mirel'e uyarida bulunuldu bunu da anlamis degilim. Hos zaten benim anlama kapasitem yok ya...

Etiket sahibi, kariyerli, kültürlü insanlara soruyorum simdi; Vatandaslar potansiyel yalancimi? Sadece etiket ve kariyer sahibi olan insanlar mi dogru söyler?  Ben vatandas olarak yalan söylemedim.

Buna taniklik edecek insanlar var...

Pardon. özür dilerim. vatandas potansiyel yalanci ya...

 

Ibrahim Hakkari

Email ItEmail It | Print ItPrint It | CommentsComments (0) | TrackbacksTrackbacks (0) | Flag as offensiveFlag as Offensive
« Previous12Next »